5 Nisan 2012 Perşembe


Sabah telaşları…

Onları seyrediyorum…

‘’lütfen anneciğim,hadi kalk, geç kalacaksın , kahvaltı yapamayacaksın’’ diyor anne.Çocuğun tek derdi,beş dakika daha uyumak,hiç duymuyormuş gibi yapıyor.Ben de öyle!

Bu sabah telaşları hepimizin bildiği şeyler değil mi? Aklıma ,annemin’’Anne olunca anlarsın’’deyişi geliyor .Size kalkıp,anneliğin nasıl özveri,fedakarlık,adı her neyse gerektirdiğini anlatmayacağım ,kendime de bunu böyle anlatmıyorum çünkü … sadece doğanın bu muhteşem örgüsünde,kendisi uyumak isterken,işe gitmek istemezken,biri gelsin beni şımartsın,bir beş dakika daha uyuyayım,uyuyup kalma riskimde olmasın,o biri her kimse,nöbet tutsun,üç dakika da bir başıma gelsin,omuzlarımdan kayan örtüyü düzeltsin,hatta çaktırmadan terledim mi diye kontrol etsin,arada birde saçımı okşayıp,koklayarak öpsün,sabırla,uyandırmaya çalışsın,sonra yataktan çıkarken üşümeyeyim diye,hırkamı da baş ucuma koysun,göz ucuyla da terliklerimi giydim mi diye kontrol etsin diye  kendisi için beklentiye girmeyene anne denildiğini görüyorum…Bütün bunları bekleyebileceği düşünülmeyene…

……..

Çocuk uyanıyor sonunda.Banyodan sesler geliyor öyle anlıyorum

Mutfakta da bir telaş var.Benim telaş dediğime bakmayın,seviyorum bu hareketliliği,demlikte çay fokurduyor… Fokurdamak kelimesini de fokurdayan çayı da seviyorum.Öyle filmlerde ,hikayelerde anlatıldığı gibi,kızarmış ekmek kokusu yayılır eve diye bekliyorum ama nafile…

Anne  ‘’yumurta haşlayayım mı? ‘’çocuk hayır yemeyeceğim diyor.Anne ‘’bari bir bardak süt iç’’,çocuk aç değilim diyor.Her sabah bunu mu konuşuyorlar diye düşünüyorum…İstisnasız her sabah…Demlikte çay fokurduyor,sesi ve kokusu geliyor,seviniyorum,seviyorum…

‘’Çantan hazır mı?’’
‘’Hayır,masanın üstündeki kitapları koymam lazım’’
‘’Peki spor çantan’’
‘’Anne onu da sen hazırla,yedek atlet koymayı unutma,geçen hafta unutmuştun’’

‘’Servis gelecek çabuk ol,şu muzu yeseydin bari’’
‘’Anne tokum dedim’’
…….

Telaş biter mi?Sonra servis geliyor,anne öpe koklaya yolcu ediyor çocuğu…Bir taraftan da tedirgin,beni rahatsız ettiler mi diye bakıyor göz ucuyla

‘’Günaydın ‘’diyorum,
‘’uyandırmadık umarım’’derken mahcup,bunca işin üstüne bir de mahcup olmayı başarabiliyor,’’olur mu canım zaten kalkmam lazımdı ‘’diyorum

…………

Şimdi mutfakta ne yapıyor bilmiyorum

Pancuru açınca sabah telaşının sadece bizim evde olmadığını görüyorum,öğrenciler,servisler,arabasıyla işe gidenler,durakta bekleyenler…

Site güvenliğinin nöbet değişim saati.Yazarın dediği geliyor aklıma,güvenliksiz bölgelerden gelen güvenlik elemanları…bu hep kafamı meşgul eden durum,tuhaf hayat…şimdi esmer olanın gözlerine bakıyorum uzaktan,belli gece nöbetinden çıkan o.Uykulu,kravatı sağa kaymış,arkadaşına görevi devrediyor.Yeni gelen uzun boylu bir delikanlı,işe de yeni başladı,çok telaşlı,sadece sabahları değil, genelde pek ne yapacağını bilemez halde…’’bir sen değilsin diyorum içimden ne yapacağını bilemeyen’’


Bahçedeki yasemin de mi telaşlı?erken açmış,daha soğur havalar diye düşünüyorum,aman çiçekleri don yemesin.Ben yasemine dalmış öylece camdan bakarken nöbeti bitengüvenlik görevlisi geçiyor evin önünden,’gün aydın hanımefendi’’diyor ‘’size de diyorum’’biraz utanarak,biraz sıkılarak!…


Sabaha kadar ,kapınızın önünde nöbet tutan,bir joptan başka hiçbirşeyi olmayan,yani Allah korusun bir tehlike anında herkesten önce zarar görecek olan sen…Adını bilmiyorum,’’size de günaydın’’

Yazarın dediği geliyor aklıma yine,güvenliksiz bölgelerden gelen güvenlik elemanları

‘’Pardon!’’ diyorum arkasından.Yorgun gözlerle dönüp ‘’efendim ‘’diyor

‘’İsminiz neydi? ‘’

‘’Ersin’’

‘’Günaydın Ersin ‘’diyorum,gülümsüyor


……………


Ersin ‘in evinde de bir telaş,anne kapıda bekliyor…

Bütün gece uyku girmemiş gözüne,oğlu iyi mi diye

Kapıda karşılıyor kuzusunu,
Yine o filmlerdeki kızarmış ekmek kokusu yok,menemen yapmış annesi

‘’Günaydın anne’’diyor,sarılıyor annesine…


Birini uğurlarken,birini karşılarken…Anne,sarılıyor,koklayarak öpüyor

Çok seviyorum
Demlikte çay fokurduyor…
SÜRENİZ BAŞLADI!...


Yine cümleye –Ah bu İstanbul diye başlayacağım.İstanbul’un bir suçu olmadığını kendime öğretmiş olmama rağmen…Nasılsa ben yapmadım o yaptı demek en kolayı…


Böyle bir akşam ve yine ah bu İstanbul…Cuma günleri iş yerimde bir oyun oynuyorum ne zamandır. Öğlen vakitleri şöyle bir dışarı bakıp; 
–çocuklar saat üç galiba diyorum ve yanılmıyorum…çünkü şehir cuma öğleden sonraları göçe başlıyor . Trafik karmaşa kelimesiyle anlatılamıyor artık…  Anlamsız bir şekilde herkes göç ediyor o saatlerde….akşam yemek organizasyonları,arkadaş ziyaretleri,konserler,sergiler,…abartmıyorum şehir göç ediyor ve ben o gün ne takvim ne saat kullanmadan saat üç,bilemedin üç çeyrek ve günlerden cuma diyorum ….hayatı kaçırmayın aman ha!


O yoğun ve yıpratıcı haftadan böyle mi intikam alıyorlar bilmem….nefes almadan –hadi keyiflenme ,dinlenme ,eğlenme zamanı süreniz başladı diye bir mesaj mı geliyor yukarlardan bir yerden bilmem..ben hiç bir şey bilmem…mesela yeri gelmişken yaz tatili ne demek hala onu da bilmem…niye mi?-efendim ben uygun gördüm bu sene temmuz 15 ila 25 arasında eğlenin süreniz başladı diye bir cümleyi çözemeyişimden midir?onu da bilmem….bilmem kaçbin kilometre yol katedin ,süreniz başladı şezlong kapın,yemek için sıraya girin –akşamki pilav yayla çorbası olmuştur çoktan şaşırmayın –aaa akşam ne giyeceksin diye karar vermedin mi?diyen arkadaşınızın baskısıyla altüst kombinasyonları için mesai yapın…..ama süreniz başladı eğlenin…bu arada geceleri haydi eller havaya tonlamasına alışın…

Eğleniyoruz ,dinleniyoruz değil mi kocacığım diye onay bekleyin..

Bilmiyorum dedim ya en başında niye bana açıklattırıyorsunuz ki kısa devre yapmam içten değil..
………………………………

Gelelim geçen cuma benim göç hallerime;
İşten yorgun, argın ve fakat işimi iyi yapmanın verdiği gururla-ifadeler tanıdık gelsin diye araya kondu bu gurur mevzuu-ayrılırken şehrin bilindik kebapçılarına doğru bir göçe başladım..Benim iki semt öteye gitmemi böyle göç diye abartmak, içimdeki şairin hassasiyetinden olabilir.. Bunu da bilmem..

Bu arada tanımayanlara tanıtayım ben ve şair beraber yaşarız….öööööle bir beden de..

Kebapçıya vardığımda kapıda beni –kendimi yeterince soylu hissetmemi sağlayan- kont giysili bir bey karşıladı…aman allahım bu göç iyi geldi…
Kebapçı deyip geçmeyin İstanbul’un bir suçu olmadığı gibi kebapçınında bir suçu yok..asalet benim kanımda var ondan…yine bu içerdeki şairin işi olmasın?

Uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarla buluşacak ve haftanın intikamını almam için bana tanınan bu saatleri gayet verimli kullanacaktım .Temel hedef buydu..

Önce bildik nidalar atıldı
-aaaa inanmıyorum çok özlemişim gel bir sarılayım …hani diyemiyorsun ki süreniz başlamamış mıydı bu kader hasret kanser eder maazallah bi telefon şeeettirseydiniz…
yandan yine bildik bir yorum
-kızım sen yaşlanmayacak mısın?-bak bak ilk cümle iğneyi kendimize çuvaldızı masaya yeni gelene batıralım konseptinde hazırlanmış…

Bana ne ya diyorum bizim şaire decodır mısın?(bu kelime kesin böyle yazılmıyordur bizim başkan bunu affetmez)çözme şu lafların şifrelerini..

Tüm bu espriler bir yana bir kadeh kırmızı şarap içsem iyi olur…intikam saatlerim daralmadan..

Göbek marul mu çoban salata mı,urfa mı adana mı derken giriş kısmındaki sorgu sual aşılıyor ben şarabıma kavuşuyorum..(maya kelimesin ne kadar seviyorum o geliyor aklıma şaire çaktırmıyorum..maya olmasa şarap olmaz ,o olmasa ooo neler olmaz neler… neyse.)

Yanımdaki arkadaş az önce bana basit yaşamaktan bahsediyordu…

-bence bir şey ya kötüdür ya iyi ötesini sorgulamam diyordu…ben mayaya şükranımı şairden saklamaya çalışırken mi geldik sadeliğe anlamadım ama 

-hıhı diyorum .Seni anlıyorum seni onaylıyorum manasında(sağlıkçıyız ya az biraz psikoloji biliyoruz) Biz kim?Ben ve şairim tabi..
Benim sürem daralıyor yazının bundan sonraki bölümünde kısaca ş.diyeceğim ona vaktim dar…daha eğleneceğim ve dinleneceğim..


Sonra basit arkadaşıma dönüyorum hani az önce hayatı karmaşık yapmayın diyen öğreten kadına..konu yine değişmiş –bu mayanın suçu-


Bir tanesi Karl Marx said that diye başlayacak oluyor lafa ,tam diyeceğim;
–baba bırak o adam hizmetçisini hamile bırakmış..ne –izm ler gördüm ben

Susuyorum sade olalım dediniz ya hani sadece iyi ve kötü vardı ya..

Gözüm bir ara pencereden kebapçının otoparkına takılıyor…benim kont her gelen arabaya aynı şeyi yapıyor bir hürmet bir hürmet
Yav bunların hepsi asil olamaz neler oluyor..şairde yok ortalıkta..ben zaten bilmem…


Benim adana yanında közlenmiş biberle duruyor..biberin kabuğunu soyacağım yan tarafta mevzu yine değişmiş..
-ya hem hiç bir şey yapma hem Atatürk’e laf et diyor birisi..

Sohbetin başında belirtmiştim kısa devreye müsait bir altyapım var…sanırım yanlış duydum derken bir diğeri
- ne dedik kardeşiiiiim diye kardeşim kelimesini öyle bir vurguyla köklerinden söküyor ki hani bilmesem hepsi asiller….ben kontun yalancısıyım bu arada..

Közlenmiş biber güzel bir yiyecek değil mi ? diyerek sadeleşmeye çalışıyorum çünkü sürem daralıyor daha eğlenecek ve dinleneceğim….

-oooolum diyor Marx sever arkadaş ooooolum fenerli değil misin sen?..

Hani çok tanınmasa ben sartre’ım,- bulantıyı ben yazdım diyeceğim tam öyle yani…

Şairde uyudu ..kont yalaka herkese aynı işve…

-Maya diyorum maya.dönüp yanımdakine.
-uygarlık olarak mı diyor.?.
-yok be güzel kardeşim sendeki diyeceğim, şair yok ortalarda cümle beni aşar 
-bira mayası diyorum

-Tabi tabi diyor beni onaylar ve aşağılarcasına sonra yanındakilere dönüp

–bir kahve söyleyin bu kaymış diyor..

Hasretinden prangalar eskitilen ben bir anda bu oluyorum…oysa masaya ilk geldiğimde de böyleydim-(sadece konta inanmıştım birde ş.uyanıktı)….


Sade olalım dediniz ya yaşamı sadeleştirelim-hangi mangalın külü çoksa oraya koşuyorlar bunlar kanımca
–üfle üfle şekerim burada da kalmasın kül- gibi bir asil gayeyle…



Kahveler geliyor…

Ş yi uyandırıyorum kalk gidelim diye…

Bir sarılıyoruz bir öpüşüyoruz sade arkadaş,marx sever,fenerli ve mangal külü üfleyen grup ….en kısa zamanda yine toplanalım diye sözleşiyoruz


Bir başka göç cumasında mesela…süremiz başlar başlamaz…

Otoparka gidiyorum

Amaaa
Arabamın kapısını açan konta hiç yüz vermiyorum…

Zaten sürem bitti….

Arabaya binip sade evimin yolunu tutuyorum..